Antidig
Terk Edilmiş Ayakkabılar II
Onur Girit’in verdiği bilgiye göre evde bir ölüm olduğu zaman, merhumun ayakkabıları kapının önüne koyulurmuş. Her ne kadar kapının önünde duran ayakkabılar ilgiç değilse de, aşağıdaki fotoğraflarda yer alan pabuçların Cihangir’de koşu sırasında hayatını kaybeden birine ya da merdivenlerden çıkarken ruhunu teslim etmiş iki yakın arkadaşa ait olduğunu düşünmek mümkün.
Her şeye rağmen ayakkabının sembolize ettiği şey konusunda bir fikir yürütemiyorum. Gizem sürüyor.
Ayakkabı olayının ötesinde çok daha garip bir durum da; yine sokak ortasında çıkarılıp orada bırakılmış kıyafetler. Yukarıdaki fotoğrafların hikayesini öğrenebilmek için, bir hafta boyunca emek sömürüsüne maruz kalmayı kabul edebilirim.
Mikis Theodorakis
Olaylar çok ilginç. İrili ufaklı çakıl taşları, değersiz ve işlevsiz. Kulağımı bir tren yoluna dayayıp, yaklaşan şeyleri dinlemeye nasıl da hevesliyim. Hevesimden çekiniyorum ya. Sevmiyorum hevesimi.
Şimdi sanki biraz hiç doğmamış olsaydık. Her hamlemiz piston seslerine dönüşür müydü yine? Ne piston sesi ya, doğrudan prezervatif hışırtısı işte. Biliyorum pek anlamıyorsun, anlama diye yazıyorum zaten. (Ama olur da anlarsın diye de korkmuyor değilim.)
Bir kere şurada mutabakata varalım. İkimiz de allahsızız. Eğer yıkandığımız ilk suysa ahlak, bir o kadar ahlaksızız da. Bireyci değiliz, oyunlara kanmadık. Solcu değiliz, sağcı değiliz. Ben bir çubuk değilim, sen de bir delik.
Bunca şeyin üzerine aynı teraneyi yaşar, aynı oyunu koyarsak sahneye; bak çok bozulurum. Adam yerine koyduk, laf konuşuyoruz.
Aklımda ne var, aklımda tavşan gibi bir şey var. Ama tavşanın kaka yapmayan hali. Her türlü “abject” ten uzak, pür-i pak bir beyazlık. Beyazlığı bırak, külliyen pürite var işte aklımda.
E öyle ama teyzeler, amcalar, hocalar ve hacılar ağzından düşmüyor diyeceksin. Yok, biliyorum ki demeyeceksin, işte demediğin, demeyeceğin için bir olay var ortada. Bir güzellik, yeni bir şekil var.
Bana dediler ki; o seni üzer.
Ulan dedim, ben alacağımı ilk dakikada aldım, üzüntüsü, kırıntısı, üç beş aylık depresyonu meblağ mı sayılır cebe attığım bir avuç dolusu misketin yanında. Cicoz diyordu bir arkadaşım miskete. Ne cicozu, ben gafliği sende gördüm.
Bugün, obviyıs, oğkırd, pritenşıs, intimısi gibi kelimeleri cümle içerisinde kullandım. Hem de türkçe cümleler içinde. Kimse ne diyosun lan demiyor, herkes anlıyor. Ne biçim ortamlar oluştu, oğkırd ortamlar. Samimiyetten jargon doğacağına, asimile bir kompozisyona dönüşüyor dostluğumuz. Bu da uyar, hiç takmam, aynen yaşarım.
Kadir İnanır x atıp blog yazsa bu kadar olurdu. Kendime şaşırdım şu noktada.
Velhasıl kelam; sana yazmıyormuş gibi yapıp aslında obviyıs olarak sana yazdığım bu yazıyı dikkate almamalısın. Sen değil be, hemen kafaya girdin.
Filhakika; derin hislerimi tutarsız sarkazmlara batırıp çıkararak dayanıklılık testinden mi geçiriyorum, yoksa kazığı atar da gidersin diye mezarlıktan geçerken söylediğim şarkı mı bu cümleler; bilemem. Hislerimin derinliğini de bilmiyorum aslında.
Nasıl kaçak oynadığım belli değil Maria. Liseli kızlara dönüştüm gece vakti, hiçbir şey söylemeden interneti dolduruyorum resmen. Demek ki bizim akıbetimiz, internetin bittiği noktada belli olacak. Buna ne kadar hazırsın?
Terk Edilmiş Ayakkabılar
Bu terk edilmiş ayakkabıları anlamakta güçlük çekiyorum. Benim bilmediğim bir kültür mü var İstanbul’da, insanlar ani bir kararla kullanmadıkları ayakkabıları ihtiyacı olanlara mı bırakıyor? Polisten kaçan adamların iz bırakmamak için kullandıkları absürd bir yöntem mi ya da bu?
Öyle ya da böyle, yolda adamı olmayan ayakkabı görünce önemli bir şey yakalamışım gibi fotoğraflamaktan alıkoyamıyorum kendimi.